7:11 pm - Çarşamba Nisan 16, 2014

ÂŞIK VEYSEL’İN ŞİİRLERİ

Written by | 24 Mart 2013 | 0
Aşık Veysel Şiirleri

AŞIK  VEYSEL’İN  ŞİİRLERİNDE GELENEĞE  BAĞLI  UNSURLAR  VE  ETKİLEŞİM

                                                                                                                                                          Yrd. Doç. Dr. Mehmet YARDIMCI*

                Anadolu’da sazlı sözlü ortamın yaygın ve canlı olması, yetişen her nesli derinden etkilemiştir. 16. Yüzyılda başlayan âşık edebiyatında bu etkinin 19. Yüzyılla 20. Yüzyılın ilk yarısında çok yoğun olduğu bilinmektedir. Bunun sonucu olarak da âşık sayısında sürekli bir artış  görülmüştür.

            Âşık edebiyatında gelenek, diğer kültür değerlerinde olduğu gibi belirli bir işlevi yerine getirmek, bir ihtiyacı karşılamak üzere geleneksel kültürün yarattığı bir olgudur. Örneğin, halk şiirinde âşıkların şiirlerini dörtlük düzenine göre ve hece ölçüsü kuralları içinde söylemesi gelenektendir. Âşık Veysel’in şiirlerinde geleneğe bağlı unsurları saptamak için âşıklık geleneklerini belirlemek gerekir.

Bizce bu gelenekleri şöyle sıralamak mümkündür:

Saz çalma
Mahlâs alma
Rüya sonrası âşık olma (Bade içme)
Taşlama – takılma
Soru – cevap (atışma)
Çözümlü muamma – muamma atışma
Barışma, övme uğurlama
Âşık karşılaşmalarıLeb-değmez (Dudak değmez)
Atışma – karşılaşma (Tekellüm)
Askı (Muamma)
Tarih bildirme
Nazire söyleme

Veysel, halk şiiri geleneğinin çağımızdaki önemli ustalarından biri olmakla birlikte, klasik anlamdaki bu geleneklerin tamamını uygulayan âşıklardan değildir. Çünkü Veysel, âşık fasıllarını tam uygulamamaktadır. Örneğin; atışma yapmaz, leb-değmez yapmaz, askı indirmez, muamma çözmez, doğaçlaması yoktur, halk hikâyesi anlatmaz ve usta çırak geleneğini tam olarak yaşamış değildir.

O, eskinin gezgin ozanları gibi sazla çalıp söylemeyi kendine ana ilke edinmiş, bu ilkeli davranışı ile de yurdun dört bir yanında ezgilerinin ve dizelerinin izleri kalmıştır. 

Veysel’in  Türk halk şiiri içindeki yeri Cumhuriyet dönemi halk şiirinde düz koşmayı vurgulu  söyleyişinde, halk duygularına iyi tercüman oluşunda ve kendine özgü bir tarz oluşturuşunda gizlidir.  Ustalığı ise lirizmi iyi yakalayışında ve hayatının bazı kesitlerini dizelerine ustaca aktarışındadır.

                        Baharda çağlayan bulanık sular

                        Durmadan kendini taşlara çalar

                        Eşinden ayrılmış bir geyik meler

                        Dağlar seda verip iniler durur

deyişi halk şiirinin özünü oluşturan lirizmin Veysel’de ustaca dile gelişinin güzel ve etkili bir örneğidir.

Âşıklar, deyiş ve ezgilerini halk şiirinin çeşitli biçimleriyle şekillendirerek yüzyıllar boyunca varlıklarını koruyup günümüze ulaşmasını sağlamışlardır. 

Âşıklar deyişlerini bugün saz, eskiden kopuz denilen telli bir çalgı eşliğinde söyleyip sazı hep kendilerinden bir parça gibi görmüşlerdir. 

Dönemlerine, yerine ve kullanım alanlarına göre çağlar içinde kopuz, ıklığ, sataer, Kumul giceği, çoğur, dutar, revab, şeştar, kubur, yunkar, gilbut, cura, bozuk ve bağlama  gibi adlarla anılmış  bu sazların tümü âşık edebiyatımızda bu güçlü seslerin günümüze ulaşmasını sağlayan araçlar olarak görülmüşlerdir.

Saz âşık için ilhamı kamçılayan bir alet olup âşıklık geleneğinin en önemli unsurlarından biridir. Bu unsuru Veysel,  usta yüzü görmeden  öyle özgün kullanmıştır ki,  musikimizde  “Veysel düzeni”  diye adlandırılan bir  eda  oluşturmuştur.

Dîvân şairinin kalemi ne ise, âşığın da sazı ve tezenesi odur. 

Halk âşığı sazsız düşünemez. Bu nedenle “Sazsız âşık kulpsuz testiye benzer” sözü yaygınlık kazanmıştır.

Âşıklık geleneği içinde önemli bir yere sahip olan saz, âşıklarca kutsal bir varlık olarak görülmüş, ona çok değer verilip özenle korunmuştur.

Bir zamanların ünlü ses sanatçısı  Turhan Karabulut’un Veysel’in sazıyla, sözüyle  Orta Anadolu’nun simgesi olduğunu  belirtip “Âşık Veysel’in sazı, tahminimce altı yedi perdeyi geçmez. Oysa kentte yaşayan herhangi bir saz sanatçısının sazını alırsanız, onda birçok ek ses perdeleri görürsünüz. Âşık Veysel, bu altı yedi perdelik sazıyla, kentteki çok perdeli sazı eline alan öbür sanatçılardan daha özgün, daha zengin oluşunun nedeni yerel özelliğini, yöresel karakterini korumuş olmasıdır. Bu da Orta Anadolu’nun ta kendisidir.”[1]  deyişi, Veysel gerçeğini ve Veysel’in geleneğe bağlı olarak sazla nasıl bütünleştiğini açıklıkla ortaya koymaktadır.  

Âşık hep sazıyla övünür. Sazı onun dili ve gönlüdür. Onunla sohbet eder, onunla dertleşir, bütünleşir. 

Saz çalma geleneğini en iyi kullananlardan biri olan Âşık Veysel:

            Ben gidersem sazım sen kal dünyada

            Gizli sırlarımı âşikâr etme

            Lâl olsun dillerin söyleme yâda

            Garip bülbül gibi ah ü zar etme

                        Gizli dertlerimi sana anlattım

                        Çalıştım sesimi sesine kattım

                        Bebe gibi kollarımda yaylattım

                        Hayâli hatır et beni unutma

            Bahçede dut iken bilmezdin sazı

            Bülbül konar mıydı dalına bazı

            Hangi kuştan aldın sen bu avazı

            Söyle doğrusunu gel inkâr etme

                        Benim her derdime ortak sen oldun

                        Ağlarsam ağladın gülersem güldün

                        Sazım bu sesleri turnadan m’aldın

                        Pençe vurup sarı teli sızlatma

            Ay geçer yıl geçer uzarsa ara

            Giyin kara libas yaslan duvara

            Yanından göğsünden açılır yara

            Yar gelmezse yaraların elletme

                        Sen petek misali Veysel de arı

                        İnleşir beraber yapardık balı

                        Ben bir insan oğlu sen bir dut dalı

                        Ben babamı sen ustanı unutma

diyerek, onunla dert ortağı olmuş;

                        Bir Veysel demişler olabilirsem

                        Söylerim sözümü bilebilirsem

                        Bir cura sazım var çalabilirsem

                        Defli dümbelekli caz neme gerek  

biçimindeki ifadesiyle de   sazın yaşamındaki yerini işaret etmiştir.

            Âşık Veysel’i kimileri elindeki sazla ilgi kurarak bir müzisyen ya da türkü okuyucusu gibi görme eğilimindedir.  Oysa Veysel halk sanatı geleneğini  sürdüren gerçek bir âşık, çağdaş bir sözcüdür. 

Onun türkü okuyuşu kendine özgü, ezik ve yanık bir okuyuştur. 

Veysel’in saz çalışındaki özgün tavrıyla, türkü söyleyişindeki  doğal yorumuyla ve bıraktığı eserlerle Türk halk şiirinin yanı sıra halk müziğinin de önemli kilometre taşlarından biridir. 

1941’de Ahmet Kutsi Tecer’in evinde  Ruhi Su’yu ilk kez dinleyen Veysel, Ruhi Su’nun türküleri için: “Efendim, dağlarda bir çiçek olur, onu alır şehre getirirsin, güzel saksılarda, güzel topraklar içinde yetiştirir geliştirirsin.  Belki daha güzel bir çiçek olur, ama o eski kokusunu belki bulamayız.”[2]  demiş, Ruhi Su’daki farklılığı sezmiştir.

Zaman içinde Veysel de, köyünden kopup  -19. Yüzyılın usta âşıkları gibi-  sazı elinde dolaşıp kent kültürünü köyüne taşırken şiirinde yeni ufuklara yelken açıp, yeni  imajları, hassas kulakları ile algılayıp, gönül gözünün kevgirinde süzüp şiirine malzeme yaparak söyleyişini, ayrı bir yaratığın soluk alması biçimine sokup orijinalliği yakalamıştır. 

Onda bağırtılı, laf kalabalığı içinde anlamı müziğe feda eden bir tavır sezilmez.  Söyleyişinde net, arı-duru, yapmacıksız bir Anadolu  Türkçesi hakimdir. Sözcükler, yerli yerine oturmuş ve özgündür. 

Bütün şiirleri türkü formundan uzak, sazsız okunduğunda,  koşma tadını gözler önüne sermektedir.  Veysel’i Veysel yapan gizlerden biri de budur.  O, çıktığı kaynağın,  koşuktan-koşmaya,  bin yıllık birikimini yansıtan bir ayna gibidir.  Besteleyip, sazının eşliğinde ustaca okuduğu:

            Güzelliğin on para etmez

            Şu bendeki aşk olmasa

                        * *

                        Kuş olsan da kurtulmazdın elimden

                        Eğer görsem idi göz ile seni

                        **

            Dağlar çiçek açar

            Veysel dert açar

                        **

                        Yeter artık yumma gözün kör gibi

dizeleri gelecek kuşaklarda da insanların yüreğini derinden sarsacak özgün ve kalıcı söyleyişlerdir. 

            Âşık edebiyatında mahlas alma önemli bir gelenek olarak görülür.

Kimi âşıklar yaşam tarzlarına, bulundukları konuma, ruhsal durumlarına bağlı olarak kendilerine bir mahlas seçerler. Örneğin, Nevzat Topal kendisine Cansever mahlasını uygun görmüş, Metin Özer de  Birfânî mahlasını seçmiştir.  Mahlasını kendi seçen Âşık Sorsavuş, “Asıl adım Ali Rıza Öztürk olup eserlerinme köyümün bir mahallesinin adı olan Sorsavuş  ismini mahlas olarak kullanmaktayım” demektedir. [3]

Âşık Ruhsatî’nin:

                        Mustafadır öz adım

                        Mahlasım Ruhsat Koydum

diyerek kendisine Ruhsatî mahlasını seçtiğini bir şiirinde ifade ettiği bilinmektedir.[4] Kimi âşıklara imam, pîr ya da mürşid verirken kimileri rüyalarında bade içerken alırlar.

Örneğin,   Âşık Mâhir:

                                   Gideceğim ben bu aşk’ı tarıkta

                                   Âşıkım da ârifim de fârıkta

                                   Bin iki yüz seksen iki tarihte

                                   Mahir ismim aşikâre dediler

diyerek hem badeli bir  âşık olduğunu,  hem de mahlasının rüyasında pîrler tarafından Mahir olarak verildiğini işaret eder.

Asıl adı İbrahim olan Dertlî, asıl adı Osman olan Kâtibî,  asıl adı Hüseyin olan Sümmanî, asıl adı Mehmet olan Seyranî, ve asıl adı Mustafa olan Ruhsatî, gibi  âşıkların zamanla adları unutulmuş mahlasları ad olarak kullanılır olmuştur.

Hüseyin Çırakman, Ali Gürbüz gibi  kimi âşıklar ise mahlas olarak  ad  ve soyadlarını kullanmışlardır. 

Âşık Veysel ise sadece adını mahlas olarak kullanmayı yeğlemiş ve bütün şiirlerinde geleneğe bağlı olarak son dörtlükte Veysel mahlasını düzenli olarak kullanmıştır.

Âşıklar, âşıklığa başlamayı, ya da yetişip usta âşık olmayı  geleneksel bir unsur olarak gördükleri iki önemli yol olan usta yanında yetişme ya da rüyada bade içerek, badeli âşık olmaya bağlarlar.

Usta-Çırak geleneği âşık edebiyatının yüzyıllar boyu yaşatılan geleneklerinin en önemlilerinden biridir. Bu gelenekte âşıklar genellikle bir usta âşığın önüne diz çöküp onun çırağı olarak yetenekleri ölçüsünde olgunluğa erişmenin güç yollarından geçerler.

Gelenek gereği icracılık ve âşığın şairlikteki başarısı için üstad da denilen usta bir âşığın yanında uzun süre ders alması benimsenmiştir. Her âşık ustası ile iftihar eder.

Tokatlı Nuri, ustası Emrah’ı:

                        “Sevdiğin üstüne faikin kimdir

                        Benden özge vasfa lâyıkın kimdir

                        Sorarlarsa âşık sadıkın kimdir

                        Nuri vardır Emrah çıraklarından”[5]

biçiminde yad ederken, Âşık Veli ustası Kemterî’yi:

                                   “Veli’m eydür Kemter gitti kimim var

                                   Kemter’i aldırdım yeni gamım var

                                   Ustam idi yapılacak damım var

                                   Hiç bu iş gelmedi başıma felek”[6]

biçiminde övgüyle dile getirir.  Veysel’de bu durum söz konusu değildir dense de Veysel’in köylüsü Âşık Hıdır Dede’nin  Veysel’in yetişmesinde emeğinden söz edilir. Gülağ Öz’le yaptığı bir konuşmasında Hıdır Dede için “Rahmetlinin bana çok emeği geçti”[7] diyerek doğrulamıştır. Buna rağmen usta-çırak geleneğini tam sürdürmeyen Veysel’in çırağı da yoktur. Fakat kendinden sonraki pek çok âşığa büyük etkisi vardır.

Âşık edebiyatında rüya; kişinin şiir söyleme yetisi kazanmasında, dini bilgilerle ledün ilmini öğrenmesinde, kişinin, âşıklık özellikleri kazanmasında önemli etkendir.  

Rüya sonrası âşık olma, genel adı ile bade içme de âşık edebiyatının önemli geleneklerindendir. Kimi âşıklar gerçekten bade  olayını yaşamış âşıklardandır.  Kimilerinin de şiirlerinden badeli oldukları anlaşılmaktadır.

Veysel ise badeli âşıklardan değildir. O, çalışıp didinerek belli bir düzeye ulaşmıştır.  Her ne kadar  kimi  şiirlerindeki:

            Veysel der bir yârin derdine düştüm

            Aşkın dolusunu elinden içtim

            Kendi kaçtı hayaline ulaştım

            Sarıldım da Çamlıbel’e yaslandım

gibi

Gezme yarim keklik gibi kayada

            Sakın tellerini yoldurma yâda

            Veysel’in aşkına asla bir bade

            Doldur ver içeyim içtiğin tastan

Ve:

                        Elinden bir dolu içtim

                        Türlü türlü derde düştüm

şeklinde söyleyişleri bade içme (buta alma) geleneğiyle çağrışım yaratsa  da, Veysel’de rüya olgusu yoktur.  Bunu kendisi de ifade etmiş, Erdal Öz’le yaptığı bir konuşmasında çalışarak kazandığını söylemiştir.[8]  Adnan Binyazar’ın “Veysel de dolu içmiş, Hak âşığı ozanlar kuşağına katılmıştır” vurgulaması aşırı bir abartma sayılmalıdır. Üstelik Feryadî’nin bade içme olayını:

                        Kabını yumaya bulamaz karı

                        Hint’ten Hindistan’dan bahseder yâri

biçiminde ağır bir dille yerdiği de bilinmektedir.

            Âşık edebiyatının önemli geleneklerinden biri de âşık karşılaşmalarıdır. 

Ne yazık ki Veysel’i çok iyi atışma yapan bir âşık olarak görememekteyiz. Elbette bunda fiziki yapısına bağlı bazı hususların önemli etkisi olmuştur.

            Şüphesiz Veysel’e hiç atışma yapmamıştır denilemez. Örneğin, Âşık Çakır’la 1936’da Yozgat’ın Çayıralan ilçesinde atışma yaptığı ve 1942’de de Kastamonu Halkevi’nde Behçet Kemal Çağlar yönetiminde atışma yaptığı yazılı kaynaklarda yer almaktadır. Ayrıca,  Kul Ahmet’le yaptığı:

                        Veysel:

                                   Uyanan milletin ismi cihanda

                                   Bu günde mi yarında mı dünde mi

                                   Bu ilmin ışığı hangi insanda

                                   Akılda mı fikirde mi fende mi

                        Kul Ahmet:

                                   Uyanan milletin şanı cihanda

                                   Bu günde var yarın da var dünde var

                                   Yeryüzünde olan bütün insanda

                                   Akıl da var fikir de var fen de var

biçiminde başlayan atışması geleneği yansıtmakla birlikte o, hiçbir zaman  Semaî, Selmanî, Murat Çobanoğlu, Şeref Taşlıova,  Reyhanî  gibi atışmanın önemli âşıkları arasına girememiştir. Yalnız Veysel’de:

                        Çarık:

                                   Aman kardeş çok üşüdüm

                                   Sen köşede ben dışarda

                                   Senin ile kardeş idim

                                   Sen köşede ben dışarda

                        Mes:

                                   Elin yüzün çamur bu ne

                                   Git ahırda kızınsana

                                   Laf istemem uzun çene

                                   Ben köşede sen dışarda

biçiminde başlayan  çarık-mes  atışması geleneksel atışma kurallarına uymasa da toplumsal karşıtlıklara duyarlığını sergileyen bir çeşit atışma uyarlaması olarak görülür. Bu şiire dayanarak bir başka şiirinde de kendi konumunu:

                                   Oğlum kızım hep çarıklı

                                   Mes giymemiş soyum benim

diyerek dile getirmiştir.

            Onun şiirleri arasında geleneğe bağlı olarak ustalık işareti sayılan,   b,p,m dudak ve v,f diş dudak seslerini kullanmadan şiir söyleme tekniği olarak bilinen  ve edebi bir terim olarak  leb-değmez  de denilen dudak-değmez yoktur.

Böyle bir teknik yoktur ama,  onda, her âşıkta görülmeyen bir doğallık,  bir özgünlük vardır.

Veysel herhangi bir muamma da çözmüş değildir. Eski deyimle askı indirmemiştir. Dedim-dedi tarzına hiç heves etmeyen Veysel, herhangi bir âşığın bir şiirine de nazire söylememiştir. Ümmi olması nedeniyle bir şiiri tanzir etmesi de beklenmemelidir. Bir âşığın geleneğe bağlı unsurların tümünü yerine getirmesi de zaten beklenemez.

Âşık edebiyatının önemli gelenekleri arasında sayılan tarih düşürme, âşık edebiyatında da divan edebiyatının etkisi ile uygulanmaya başlanmış ve zaman içinde  gelenek haline dönüşmüştür.  Âşıklar, kıtlık, yangın, sel felaketi, salgın hastalık, önemli savaşlar vb. toplumu yakından ilgilendiren  sosyal yaşamla ilgili olaylarla, kendi doğum tarihlerinin şiirlerinde tarihi birer belge gibi kalmasını istemiş ve dörtlükler arasında tarih belirtmişlerdir.  

Kimi âşıklar EBCED hesabı denilen ve her harfin bir sayıyı işaret ettiği yöntemle divan tarzında tarih düşürürken, kimileri hicri, kimileri rumi kimileri de miladi takvime göre tarih düşürmüşlerdir.  Veysel, yaşadığı çağ itibariyle ve ümmi oluşu nedeniyle miladi takvime göre iki şiirinde önemli tarihleri vurgulamak istemiş ve tarih düşürme yöntemine baş vurmuştur. Bunlardan biri:

            Üç yüz onda gelmiş idim cihana

            Dünyada bakmadan ben kana kana

            Kader böyle imiş çiçek bahana

            Levh-i kalem kara yazmış yazımı

biçimindeki doğum tarihini belirttiği dörtlük, diğeri de:

                        Dokuz kırk altıda uğradım gördüm

                        Veysel der içimden ağladım durdum

                        Bu ulu Tanrı’dan isteyin yardım

                        Gayret kuşağını kuşan Erzincan

dediği  Erzincan depreminin tarihinin belirtildiği şiirdir.

Övgü ve yergi âşık edebiyatının özünü oluşturur.  Övgülerinde, aşkla ilgili olarak en çok âşık-mâşuk ve rakip üçlüsü ortak olarak ele  alınmıştır.  Ancak, âşık bir divan şairi kadar mazmunları ön planda tutmadan yalın bir eda ile aşk konusuna yer vermiştir. Veysel, bir şiirinde:

                        Derdim gizli kapağını kaldırma

                        Yayılır âleme ziyan görünür

                        Her kişi dayanmaz cevr ü cefaya

                        Âşıktan mâşuka isyan görünür

derken, bir başka şiirinde de:

                        Güzel yüzün görülmezdi

                        Bu aşk bende dirilmezdi

                        Güle kıymet verilmezdi

                        Âşık ve mâşuk olmasa

deyip   âşık ve mâşuk kavramını ustaca dizelerine aktarmıştır. 

Mâşuk yani sevgili gerek divan, gerekse âşık şiirinde özenle, ortak kullanılan unsurlardandır. Âşık daima bir özlem ve ıstırap içinde zamanı ah-vah ile geçiren kişidir.  Sevgiliden hep ilgi beklemesine rağmen, her zaman sitem görür. Gözünün yaşı hiç gitmez. Tabipler derdine çare bulamaz. Onun derdinin tek dermanı sevgilidir. Sevgili ise vefasızdır.

            Âşık için sevgili güzellerin şahı, gönlünün sultanıdır. Âşık ise sevgilinin kulu kölesidir. Gerek âşıkların, gerekse divan şairlerinin dilinde güzeller vefasızdır. Her ikisinde de yalvarılması gerekir.  Veysel için de sevgili gönlünün sultanıdır. O da sevdiğine: Bir gül için feryadı zâr

                        Bülbül eder her dem seher

                        Aç sinemi gel gör ne var

                        Arttı derdim yüze doğru

biçiminde seslenir.

            Veysel’in sevi konusunda kendisinden önce gelen halk ozanları ile aynı anlayışta olduğu görülür.  Sevi onun için ucu bucağı görünmeyen bir denizdir. 

                        Aşk denilen bu deryaya

                        Çıkamazsın girme gönül

diyerek, bu denizin hem derinliğini, hem de sınırsızlığını dile getirmiştir.

             Âşık gerek övgü, gerekse yergide sınır tanımaz. Veysel ise övgü ve yergilerinde daha ölçülü olmuş, hep insancıl, az ılımlı tavır takınmıştır.  Yeri gelmiş sevdiğine duygularını :

            Söyletme garip Veysel’i

            Candan sevdiğin güzeli

            Gâhi uslu gâhi deli

            Tenha bulsan sarılman mı

biçiminde  Karacaoğlan edasında dile getirmiş, yeri gelmiş;

                        Güzelliğin on para etmez

                        Bu bendeki aşk olmasa

                        Eğlenecek yer bulaman

                        Gönüldeki köşk olmasa

diyerek  yüreğindeki sevdasını  olgun bir âşık edası ile  sergilemiş, yeri geldiğinde  de:

Tarsus’ta parasını çalan hırsıza, tarlasını basan sele, Kıbrıs papazına yaptığı yergilerinde, ölçüyü elden bırakmamıştır.

Örneğin:

            Parça parça olsun paramı çalan

            Kimi gerçek dedi kimisi yalan

            Dünyada görmedim böyle bir talan

            Kapı kitli cüzdan cepte para yok

ve       

            Şeyh Said de yüzün tuttu isyana

            Milleti hor baktırdı vatana

            Fakir fukarayı boyadı kana

            Öyle şeyhler çoktur külhanımızda

biçiminde ölçülü yergilerinde  “Topraktan öğrenip kitapsız bilendir halk” özdeyişinde vurgulanan bilgelikle çıkar karşımıza. 

Yeri geldiğinde de:

            “Kıldan köprü yaptırmışsın

            Gelsin kullar geçsin deyi

            Hele biz şöyle duralım

            Yiğit isen geç a Tanrı”

diyen Kaygusuz’un taşlaması kadar olmasa da:

                        Birinin aklı yok deli divane

                        Bir kısmı muhtaçtır acı soğana

                        Bir kısmını zengin etmiş yan yana

                        Şimdi kendi saklanıyor sır gibi  

ve

            Türlü türlü dillerin var

            Ne acaip hallerin var

            Çok karanlık yolların var

            Sırat köprün nerde senin

                        Kilisede despot keşiş

                        As’allahım oğlu demiş

                        Meryem Ana neyin imiş

                        Bu işin var bir de senin

diyecek kadar haksızlığa ve adaletsizliğe Tanrı bile olsa söyleyeceğinden geri durmaz.

“Veysel’in elinden tutulmasa , devlet desteği olmasa Veysel, Veysel olmazdı” diyenlere karşı yine ılımlı tavrını bozmadan,  imalı bir şiirle:

                        Deli gönül değme çayda bulanmaz

                        Coşarsa dalgası kendinden olur

                        Dertsiz âşık diyar diyar dolanmaz

                        Gezdirir kavgası kendinden olur

                                   Gönüle delidir demiştik baştan

                                   Üşümez boran ıslanmaz yaştan

                                   Boğulmaz denizden yanmış ateşten

                                   Ateşi kor közü kendinden olur

                        Gönül bir deryadır dalgası dinmez

                        Her güzele meyil verip dost denmez

                        Taşıma su ile değirmen dönmez

                        Dökülür çarka su kendinden olur

                                   Yüce dağlar ova gibi düzlenmez

                                   Veysel muhannetten kerem gözlenmez

                                   Tilki gölgesinde aslan gizlenmez

                                   Yiğidin gölgesi kendinden olur

biçiminde yanıt verir.  O, ulus olmanın bilincine varmış bir ortamın sanatçısı tavrından hiç uzaklaşmamıştır. Hassastır:

                                   Veysel bu sevdadan vaz geç dediler

                                   Olup bitenleri yaz geç dediler

                                   Sevdiğin kapıdan az geç dediler

                                   Acı sözü sevdiğimden işittim

diyecek kadar da duygusaldır.

Veysel yergilerinde ne Pir Sultan, Dadaloğlu ve Köroğlu gibi sert, ne Karacaoğlan ve Emrah gibi yumuşak edalıdır. O, ikisinin arasında  sertliği doğa sevgisi ve  insan sevgisiyle özümletip  eleştirilerini bilgece yapmıştır. 

            Veysel, kavga adamı olmamakla beraber, yeri geldiğinde  13. yüzyılda Timur’un Anadolu’yu istilasında yaptıklarını görünce, bir gönül adamı olan Yunus Emre’nin; Timur ve adamları için:

                        “Yediği insan eti    

                        İçtiği kan olısar”

dediği gibi:

                        Beni hor görme kardeşim

                        Sen altınsan ben tunç muyum

                        Aynı vardan var olmuşuz

                        Sen gümüşsen ben saç mıyım

diyecek güçle sazına yaslanıp direnmesini bilen, gönül adamlığının yanı sıra yürek adamıdır. 

Toplumun her kesiminde insanların Veysel’i sevip, ona sahip çıkması gerçekte onun ezilmiş Anadolu insanının ortak duygularını herkesin anlayabileceği bir dille, estetik bir potada yoğurup sunmasında yatmaktadır. Gerektiğinde Veysel, coşkun bir sel gibi akar, fakat etrafını yıkmaz.

                        El birlikle çalışalım vatana

                        Çok okul fabrika kuralım kardaş

dizeleriyle başlayan şiirinde de görüldüğü gibi onun toplum ve toplumsallık anlayışı ülke kalkınması için yapılması gereken çalışmalardır.  Veysel, ülkenin kalkınması için bilgiye gereksinim olduğunu, bu amaçla eğitime önem verilmesini vurgulamış, köy enstitüleriyle halk evlerini savunmuştur.

                        “Cahiller dikensiz çalı sayılır”

 

                                   “Aldanma cahilin kuru lafına

                                   Kültürsüz insanın kökü yalandır

 

                        İlimsiz insanın şöhreti zahir

                        Cahilden iyilik beklenmez ahir

gibi deyişleri toplumun ilim ve fenne yönelmesi gerektiğinin ve kalkınmanın ancak bu yolla olabileceğinin işaretidir.  Gözleri görmeyen, sazının ve sözünün gücü ile ayakta durabilen bir sanatçı olarak Veysel’den daha fazlası beklenmemelidir.

Âşık şiirinde de divan şiirinde olduğu gibi bülbüle benzemek, güle dönmek ortak unsurlardandır. Ne var ki, divan şairi gibi sanat yapma kaygısı hiçbir zaman ön planda tutulmamıştır.  Bir deyişinde:

                        Nerde gençlikteki geçen çağlarım

                        Sustu bülbül gazel döker bağlarım

                        Her gün hatırlarım her gün ağlarım

                        Veysel ağlamanın zamanı geldi

biçiminde gül, bülbül  motifine yer verirken, bir başka deyişinde:

                        Ey beni bu derde giriftar eden

                        Eski muhabbeti kaldırdın neden

                        Gönül ister kavuşmayı ölmeden

                        Gül olmasa bülbül ah ü zar etmez

diyerek sanki divan şiirinden esinlendiğini sezdirir. Oysa bu divandan etkilenme değil, Veysel’in gönül gözünün dışa vurumudur.   O, gözü görmediği halde, doğanın, kırların ve çiçeklerin temiz havasını ince bir lirizmle dile ve tele dökmüştür. Veysel’in ilginçliği imgelerinin zenginliğinden gelmektedir.

            Doğa ve evren Veysel için çok önemlidir.

Doğa bir bakıma onun için Tanrı’nın insanlara ve bütün canlılara verdiği en büyük armağandır.  O, ormanların varlığını korunması gereğini vurgulamış, doğayı hep övmüştür.

                        Mart ayında sarı çiğdem açılır

                        Nisan gelir çayır çimen biçilir

                        Mayıs sonu yaylalara göçülür

                        Güzellere eda verir o çağlar

deyişi onun doğa güzellemelerindendir. 

Veysel’e asıl ününü Anadolu insanını yakından ilgilendiren konular vermiştir. 

                        Tarlam sana üçyüz fidan aşlasam

                        Tarla coşar fidan coşar el coşar

                        Gücüm yetse hemen işe başlasam

                        Kazma coşar kürek coşar bel coşar

dörtlüğüyle başlayan şiiri insan emeğinin toprakla bütünleşmesinin önemine dikkat çeken ifadelerdir.  Anadolu insanını en çok saran, en güzel şiiri ise meşhur Toprak şiiridir. Veysel, derdini sazına döktüğü gibi yorgunluğunu, kırgınlığını, kahrını da toprağa döker. 

                        Dağlar çiçek açar

                        Veysel dert açar

derken gönlündeki sırları tarlasında yeşeren otlara, ekinlere, bahçesinde filizlenen ağaçlara açmaktadır.  Veysel’in şiirinde toprak sadık yardır. Onu bağrına basacak bir sığınaktır.  Veysel’in toprağı toprak olarak sevmesi yanında vatan olarak sevmesi ve ona bağlanması da önemlidir.

                        Aslıma karışıp toprak olunca

                        Çiçek olur mezarımı süslerim

deyişi insanın topraktan yaratıldığı efsanesini vurgulamaktadır.  Toprak şiirindeki “Kazma ile dövme” sözleri emek-üretim ilişkisini ustaca ortaya koymaktadır. Bu bilinçle söylenmiş bir şiirdir.

            Aşık edebiyatında ustalığın belgesi öncelikle ele aldığı konuları en iyi biçimde işleyebilmesidir. Yoksa unutulup gider. Veysel’i unutulmaz kılan ele aldığı konuları özenle işleyişidir.  Çoğu kimse gurbet konusunu dizelerine aktarmıştır ama Veysel’in:

                                   Yeni mektup aldım gül yüzlü yardan

                                   Bekletme yolları gel diye yazmış

                                   Sivralan köyünden bizim diyardan

                                   Dağlar mor menevşe gül diye yazmış

deyişindeki doğallık ve rahatlığı herkes yakalayamamıştır.

Âşıklar, divan şairleri gibi  mazmunları sık sık kullanmışlar, Erzurumlu Emrah Âşık Ömer, Gevherî  gibi kimileri ise  o denli ustaca mazmunlara yer vermişler ki  sanki usta bir divan şairi görünümüne bürünmüşlerdir.  Bunlardan Gevheri’yi divan şairi sayanlar bile vardır.

Her iki disiplinde de göz siyahtır, sevgili daha çok kömür gözlü, mahur bakışlı,  ahu gözlüdür.  Gözler her ikisinde de çeşmeye ve yıldızlara benzetilir.  Gözyaşları nedeniyle göz çeşme gibidir. Âşığın gözyaşları arttıkça  sele, ırmağa benzer.  Her iki disiplinde de  boy-selvi  (dal), yüz-ay (güneş), saç-kement (sırma), diş-inci, kirpik-ok, kaş-hilâl (yay) gibi olup mazmunlar ortak olarak kullanılmıştır. Bu mazmunların kimilerinin ustaca kullanıldığı Veysel’de de görülmektedir.

Örneğin:

                        Dudu diller inci dişler

                        Ahu gözler o bakışlar

Kesme kâkül sırma saçlar

Zülüfünde teller gördüm

biçimindeki dörtlük bunlardan sadece biridir.

            Âşık şiirinde ve divan şiirinde büyük ölçüde konu birliği vardır. Her ikisinde de en çok tasavvuf ve aşk konuları işlenmiştir.

            Gerek âşık gerekse divan şiirinde ortak olarak yer alan nasihat konusu âşık şiirinde daha fazla işlenmiştir.

Âşık çevresindeki kişilere göre daha bilge bir kişiliğe sahip olması nedeniyle  nasihat ağırlıklı şiirlere daha çok yer vermiştir. 

Veysel bir şiirinde:

            Ya bir sanatkâr ol ya bir memur ol

            Düşün her tarafı ehli salih  ol

            Eline geçeni harcama bol bol

            Beyhude sarf olan altın tunç olur

ve bir şiirinde:

            Olmak istiyorsan dünyada mesut

            Hak’a halka yarayacak bir iş tut

            Çalıştır oğlunu kızını okut

            İnsan olmak için okumak gerek

diyerek hem nasihat etmiş, hem de bilgece yol göstermiştir.

            Her iki tarzın temsilcileri de şiirlerini büyük ölçüde dini ve tasavvufi kültürün etkisi altında yazmışlar, şiirlerinde din ulularına ve tarihi kişilere büyük yer vermişlerdir.  Veysel’e göre güzelliklerin hepsi Tanrı güzelliğidir.  Âşık Veysel de Allah’ı ve bazı tarihi kişileri şöyle anmış:

                        Hayyam’a görünmüş kadehte meyde

                        Neyzen’e görünmüş kamışta neyde

                        Veysel’e görünmüş mevcut her şeyde

                        Ne sen var, ne ben var, bir tane Gaffar

ve bu deyişte 

Mansur enel Hak söyledi

                        Haktır sözü Hak söyledi”

dediği için  derisi yüzülerek öldürülen Nesimî’ye atıf yaparak,  Tanrı’nın her zerrede var olduğunu dile getirip tasavvuf felsefesini tümüyle benimsediğini vurgulamıştır.

            Bir şiirindeki:

                        Herkese gizlidir bu sırrı hikmet

                        Her nesnede vardır bir türlü ibret

                        Veysel’i söyletir bir büyük kuvvet

                        Söyleyen ne söyleten ne sözler ne

dizeleri de tasavvuf felsefesini yansıtan unsurlar taşımaktadır.

            Tasavvuf, sevgiye ve iç arınmasına bağlıdır.

                        Ortadan kalkardı günah musibet

                        Âşikâr olurdu hak ile hakikat

                        Herkes için açık olurdu cennet

                        İşte hile, sözde yalan olmasa

diyerek, tasavvufa bağlananların hile ve yalandan uzak durmalarını istemiştir.

            Veysel’in tasavvuf felsefesi dahilinde söylediği en iyi şiirlerden biri de Uzun ince bir yoldayım şiiridir.

Veysel, Alevi-Bektaşi geleneği içinde yetişmiş olmasına rağmen 40 yaşına kadar olan şiirlerinde Alevi-Bektaşi felsefesi de, tasavvuf da, yukarıdaki dörtlüklerdeki yürekli davranış da sezilmez.

Veysel ancak 40 yaşından sonra tasavvuf konularından söz eder.

Bunun ana nedeni bana göre yanlış anlaşılmak, kendisine değer veren ve elinden tutan kişilerin konumları, yaptığı saz öğretmenliğini kaybetme korkusu, toplumdaki siyasi görüş ayrılığı içindeki durum  sayılabılır. 

İleri yaşta tasavvuf felsefesini yaşamına sindiren Veysel:

                        Dalgın dalgın seyredeyim alemi

                        Renkler ne çiçekler ne koku ne

                        Bir arama yaptı kendi kafamı

                        Görünen ne gösteren ne gören ne

ve

                        Veysel’i söyleten sen oldun mutlak

                        Gezer daldan dala yorulur ahmak

                        Sen ağaç olmuşsun biz yeşil yaprak

                        Meyvede çekirdek sen varsın orda

diyerek  sanki sohbet eder.

O, işlevi itibariyle hem mutasavvıf hem de lirik bir âşıktır. 

Metin Turan’ın bir yazısında belirttiği gibi: “Âşık Veysel’i radikal bir ozan olarak göremeyiz. Daha dingin, söyleneni kırla kent arasındaki geçişe oturtmuş bir ozan olarak görebiliriz Veysel’i.  İçlidir, kimi zorlama övgü şiirlerinin, özellikle şahıslara yazılmış olanlar dışında, onda müthiş bir şiirsellik, çağımızın ozanlarını bile kıskandıracak duyarlık vardır”.[9] 

            Çok eski bir tarihe kadar uzanan ve çok geniş bir coğrafi alan içinde varlığını sürdürüp gelişen kültürümüzün daima bir bütünlük gösterdiği görülmektedir.

Bu bütünlük içinde her biri birer edebi disiplin olan halk şiiri, divan şiiri ve günümüz şiiri doğal olarak bir birinden etkilenmiştir. 

Âşıklar  divan şiirine özenerek aruz ölçüsüyle de şiirler yazmışlar, şiirlerinde evliya ve enbiya menkıbelerine yer vermişler, nazireler söylemeye başlamışlar, zorunlu olarak mahlas kullanmışlardır. 

Âşık şiiri de kendinde olan birçok malzemeyi hem divan şiirine hem de günümüz şiirine aktarmıştır. Bunların yanı sıra etkileşim yolu ile  usta âşıkların söylemlerine yakın şiir söyleyen ve önceki usta bir âşığı anımsatan deyişlere sıkça rastlanmıştır.  Bu etkiden doğal olarak Veysel’in de nasiplendiği görülür. Âşık Kerem, Pir Sultan Abdal, Karacaoğlan,  Erzurumlu Emrah ve Ruhsatî Âşık Veysel üzerine etki eden aşıkların başında gelmektedir.

Örneğin:

                        “Seversen Mevlâyı ağlatma bizi” (Pir Sultan)

                                               Mevlâyı seversen ağlatma beni (Veysel)

                                               **

                               “Bilmem hayal midir yoksa düş gibi” (Pir Sultan)

                                               Bilmem  hayal mıydı yoksa düş müydü (Veysel)

                                               **

                               “Yel estikçe aşka gelir sallanır

                               Mart ayında yeşillenir ağaçlar” (Pir Sultan)

                                                Yel estikçe dalgalanır dalları

                                               Mart ayında yeşillenir ağaçlar (Veysel)

                                               **

                               “Taramış zülfünü dökmüş bir yana” (Karacaoğlan)

                                               Taramış zülfünü dökmüş gerdana (Veysel)

                                               **

                               “Ilgıt ılgıt esen seher yelleri” (Karacaoğlan)

                                               Ilgıt ılgıt esen seher yelleri (Veysel)

                                               **

                               “Kan ile yoğrulmuş temelim binam” Karacaoğlan)

                                               Gam ile yoğrulmuş temelim binam (Veysel)

                                               **

                               “Ayrı düştüm vatanımdan ilimden” (Erzurumlu Emrah)

                                               Ayrı düştüm vatanımdan ilimden (Veysel)

                                               **

                               “Başım ayık değil kederden yastan” (Ruhsatî)

                                               Başım hali değil kederden gamdan (Veysel)

                                               **

                               Gam ile yoğrulmuş şu benim binam  (Âşık Kerem)

                                               Gam ile yoğrulmuş temelim binam   (Veysel)

                                               **

                               Yüz bin öğüt versen biri kâr etmez (Âşık Kerem)

                                               Yüz bin öğüt versen biri kâr etmez (Veysel)

bu benzerlikleri çoğaltmak mümkündür. Çünkü gözleri görmeyen ve ümmi bir âşık olan Veysel’de bu benzemeler aslında dinleyerek kulağına, kafasına ve yüreğine nakış nakış işlenen usta âşıkların şiirlerinden bazı parçaların dışa vurumudur. 

Yoksa Veysel, bilerek Emrah’ın ya da Ruhsatî’nin bir dizesini alıp da şiirinde kullanmaya kalkmamıştır.  Veysel, etki altında kaldığı kadar da kendinden sonraki âşıkları etkilemiştir.

Örneğin:

Veysel’in;

                        Nice güzellere bağlandım kaldım

                        Ne bir vefa gördüm ne faydalandım

biçimindeki söyleyişinin   Gemerekli Âşık Işık’ta:

                        “Nice kullarına ortakçı oldum

                        Ne bir vefa gördüm ne faydalandım”

biçiminde görünüşü; 

Veysel’in:

                        Gören âşıkları yakar ateşe

biçimindeki dizesinin;

                        “Gören âşıkları yakar ateşe”

biçiminde Hüseyin Çırakman’da aynen gürünüşü bu etkinin işaretlerindendir.

Veysel, bağlı bulunduğu ve özenle sürdürdüğü âşık edebiyatı geleneği içinde, karanlık evreninden ışıklı bir dünya görüşü çıkarabilmeyi başarmış ender kişilerdendir. 

O, eski biçimiyle yeni özü bulmuş ve kalıcı deyişler söyleyebilmiştir.  

Küçük yaşta gözlerini kaybeden, hiçbir öğrenim görmeyen Veysel, bütün bilgilerini etrafındaki  Kemterî, Veli gibi her biri yörenin usta âşıkları olan saz ustalarının şiirlerini dinleyerek çevresinden edinmiştir. Bu, yazılı kültür kadar önemli sözlü kültürdür.  Bu kültür halkın geleneğe bağlı gerçek kültürüdür.

            Veysel, kimilerinin dediği gibi  âşıklar zincirinin son halkası değil, uzayıp giden âşıklar zincirinin en önemli halkalarından biridir.

O, yaşamında kaldığı parlaklık ölçüsünde hep dile getirdiği zöhre yıldızı gibi parlak kalacaktır.  

 


* Dokuz Eylül Üniversitesi, Buca Eğitim Fakültesi, Türkçe Eğitimi Bölümü  Öğretim Üyesi.

[1] Muzaffer Uyguner, Âşık Veysel, Ankara, 1990, s.20-21 (Erdal Öz’ün,  19 Ocak 1963 günkü radyo programından alınan bölüm)

[2] Ruhi Su, Âşık Veysel,  Yelken, Nisan 1973, S.194, s.14

[3] Ozan Naçari, Anadolu Kültürü ve Ozanlarımız,  Ankara  1995, s.34

[4] Mehmet Yardımcı, Halk Şiiri – Âşık Şiiri -Tekke Şiiri,  Ankara, 2002, s.171

[5] Zeki Oral, Tokatlı Nuri, İst.

[6] Mehmet Yardımcı-Hayrettin İvgin, Zileli Âşık Ceyhunî Hayatı Sanatı Şiirleri ve Diğer Ceyhunî’ler, Ankara, 1996, s.52

[7] Gülağ Öz, Hıdır Dede ve Zakirlik Geleneği, Dost Dost Dergisi, S.13, s.40

[8] Muzaffer Uyguner, Âşık Veysel, Bilgi Yayınevi, Ankara 1990, s.19

[9] Metin Turan, Dost Dost dergisi, S.1 (1993), s.29

1,635 total views, no views today

facebooktwittergoogle_plusredditpinterestlinkedinmailby feather
Filed in: Aşık Veysel Şiirleri, ŞİİRLER

No comments yet.

Leave a Reply